Milliyetçilik ve Dil Üzerine ( Melgosh Ömer )


Yaşadığım şehirdeki üniversiteli Çerkes arkadaşlarımızla yaptığımız zexes sonrası bu yazıyı yazdım. Anadillerine olan inançlarının az olması ırkçılık ve milliyetini sevmek arasındaki ince çizgiyi sürekli görmezden gelmeleri bu yazının ana konusu olmuştur.

İleri kozmopolit aydınların milliyetçiliği neredeyse patolojik olan doğasını, köklerinin öteki karşısındaki korku ve öfkede yattığını, ırkçılıkla akrabalığını vurguladıkları bir dönemde, ulusların bir sevgiyi sık sık da çok fedakâr bir sevgiyi esinlendiklerini hatırlamak yararlı olur. Milliyetçiliğin kültürel ürünleri (şiir, düz yazı, müzik, görsel sanatlar) bu sevgiyi binlerce farklı biçimde ifade ediyorlar. Ama diğer yandan benzer bir şekilde öfke ve nefret ifade eden milliyetçi ürünler bulmak ne kadarda zor! Emperyalist yöneticilerden öfke ve nefret etmek için her türlü gerekçeye sahip olan sömürgeleştirilmiş halklar söz konusu olduğunda bile, ulusal duygunun ifadesinde nefretin ne kadar az bir yer tuttuğu gerçekten şaşırtıcı. Mesela Jose Rizal’in idam edilmeyi beklediği sırada yazdığı şiirin son kıtası tam olarak bu anlattığımı açıklamakta
 

Adiós, padres y hermanos, trozos del alma mía, (Elveda anne, baba kardeşlerim, ruhumdan kalanlar)

Amigos de la infancia en el perdido hogar, (Çocukluk arkadaşlarım, yitirdiğim evim)

Dad gracias que descanso del fatigoso día; (Şükret bitiyor tüketici gücüm)

Adiós, dulce extranjera, mi amiga, mi alegría, (Sevgili yabancı dostum, neşem elveda)

Adiós, queridos seres, morir es descansar. (Elveda sevinenler, huzur bulacağım ölümde)
 

Zorbaların milliyetleri dile getirilmediği, onlar için sadece “Sevgili yabancı dostum” cümlesinin kullanıldığına dikkat etmekte fayda var.

Tarihçiler diplomatlar, politikacılar ve sosyal bilimciler büyük bir rahatlıkla “ulusal çıkar” kavramını kullanmakta olsalar da, hangi sınıftan olursa olsun sıradan insan için ulus kavramının bütün anlamı, herhangi bir çıkar ifade etmemesinde yatar. Ulus tamda bu nokta bizden aşırı derecede fedakârlık bekleyen bir olgu olagelmiştir.

Bu yüzyılın savaşlarını olağan dışı kılan şey öldürülmelerine izin verdiği insan sayısının emsalsizliği değil, ne kadar çok sayıda insanı canlarını vermeye ikna edebildiğidir. Bu fedakârlık fikri ancak kader aracılığıyla bir arınma fikriyle var olur.

İnsanın (genellikle kendi seçmediği) ülkesi uğruna ölmesi, Zart Partisi, TMMOB, Kanarya Sevenler Derneği uğruna ölmenin rekabet edemeyeceği bir ahlaki görkem taşır. Devrim uğruna ölmek de görkemini daima, temelde arı olduğu hissedilen bir şeyden alır. (yani, Ploretarya yalnızca buzdolabı , tatil yada iktidar peşinde koşan bir grup olarak tasarlansaydı, kendi üyeleri de dahil olmak üzere insanlar onun uğruna ölmeye ne derece razı olurlardı?)

Burada dilden bahsetmekte fayda var. İlk göze çarpan, modern diye bilinen dillerin bile taşıdığı ilksellik ve kimsenin bir dilin doğum tarihini verememesi. Her dili uçsuz bucaksız bir geçmişin algılanamaz bir noktasından yükselip doğar. Bu yüzden diller çağımız toplumlarının üzerinde her şeyden daha köklüdür. Yine başka hiçbir şey bizi ölülere duygusal olarak dilden daha fazla bağlayamaz.  İngilizce konuşanlar neredeyse 450 yıl önce yaratılmış “Earth to earth, ashes to ashes, dust to dust” (topraktan gelen toprağa, külden gelen küle, tozdan gelen toza) formülünü işittiklerinde, boş, homojen zamanın ötesinde her şeyin aslında hemzaman olduğuna dair hayaletimsi bir sezgi hissetmeden edemez. * Benedict Anderson

Her dil edinilebilir olsa da edinilmesi insan hayatının önemli bir kısmını alır: Her yeni fetih giderek kısalmakta olan günlerle ölçülür. İnsanın başka dillere ulaşmasındaki engel onların yüz vermezliği değil, kendi faniliğidir. Her dilin biraz özel ve mahrem olması da bu yüzden bence. Fransız ve Amerikalılar Vietnamlıları yıllarca öldürüp, sömürüp yönettiler. Ama başka neyi talan etmiş olursa olsunlar, Vietnam yeri yerli yerinde kaldı. ( Dilleriyle beraber ) Buda (dillerin öldürülememesi ) 1820 lerde yükselmeye başlayan popüler milliyetçilik akımlarına karşı vücut bulan ulus ve ulus devlet yapılarının tam olarak yükselmemesine neden oldu. Bu olay ayrıca kapitalizmin en büyük 2 düşmanından biriydi. 1. si ölüm ve 2.si dillerin asla tekleşemeyeceği gerçeği.

Milliyetçilik tarihsel gerçekliğin terimleriyle düşünür, oysa ırkçılık zamanın başlangıcından beri iğrenç bir çiftleşmeler dizisiyle aktarılan ebedi bulaşıklıklar rüyası görür. Zenciler o görünmez katran fırçası sayesinde sonsuza kadar zenci kalacaklardır, İbrahim’in tohumu Yahudiler, ne pasaport taşırlarsa taşısınlar, hangi dilde konuşurlarsa konuşsunlar sonsuza kadar Yahudidirler. İşte bu yüzden Nazilere göre Yahudi bir Alman daima sahtekârdı!

Göz (insanın kendisiyle birlikte doğan o özel sıradan göz) aşık için neyse, dilde (tarihinin kendisine kıldığı anadil) yurtsever için odur.  Ananın dizinin dibinde karşılaşılan ve ancak mezarda terk edilen o dille geçmişler onarılır, dostluklar hayal edilir, geleceğin rüyaları kurulur. 

© 2017 İstanbul Çerkes Derneği. Tüm Hakları Saklıdır.