Ey Dünya; Bastığın Yerleri Toprak diyerek Geçme, Tanı! ( Setenay Yüksel Olguner )

Kbaada yaylası Çerkes kanları ile sulandı o gün.

Bir millet, yüzlerce yıllık direnişin ardından topraklarını ve özgürlüğünü yitirdi,

21 Mayıs 1864.

O gün çok öldük biz…

Önce öldürüldük, ölmeyince sürüldük…

Cennet Abhazya’nın Karadeniz kıyıları yeryüzü cehennemi oldu aylarca.

Öyle ki Çarlık’ın kendi bürokratı Adolf Berje bile gün gelip şöyle yazacaktı: “17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanların tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyordu.”

***

Zulüm ve acı aslında yeni başlıyordu.

Karadeniz bile her zamankinden daha zalimdi.

Ya da anladı belki de kendi gibi hırçın, mağrur çocuklarının acısını; dayanamadı yanına aldı.

Kucağında bebeği ölen bir anne öyle korkmuştu ki yavrusunun denize atılmasından, ninnisini söylemeye devam etti…

“Şiş nani, şiş nani…

Uyu yavrum Wanani..

Değilsin ne babanın evinde, ne de annenin..

Kucağındasın Karadeniz’in.

Büyü denizleri yar, bul yıkılmış evini;

Sarmaşıktan kurtar yak ocağını…”

***

Biz 100 binlerinimizi Karadeniz Kabristanı’na bıraktık ancak açlık, sefalet ve hastalık peşimizi bırakmadı.

O dönem Rusya’nın Trabzon’daki Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: “Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000’i yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır”.*

19 Eylül 1864 tarihli AllgemeineZeitung’da ise Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları yer alıyordu: “Samsun’da bildirildiğine göre (…) ölüm oranı sadece göçmenler arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor.”*

***

Çok öldük biz.

Kbaada’da, Soçi’de, Karadeniz’de…

Yetmedi; Samsun’da, Trabzon’da, Giresun’da…

Ve şimdi tam 150 yıl sonra bir kere daha öldürülüyoruz; daha haince, daha zalimce

Olimpiyat halkaları hançer gibi saplanıyor sırtımıza.

Tanınmayan soykırımın, göç denilen sürgünün torunları tam 4 gün sonra sonra atalarının sahipsiz mezarları üzerinde barışın olimpiyatlarının yapılışını seyredecek.

Tam 4 gün sonra, dünyanın en büyük katliamlarından birisi tarihin tozlu sayfalarına gömülecek.

Kalbimiz acıyor.

Ruhumuzun orada kalmış yanı çaresiz, hissettiklerimi kelimelerle anlatmam ise imkânsız.

Bugünün katliamlarına gözlerini kapatan dünyanın, dünün katliamları ile yüzleşebileceğini ummak ise saflık.

Belki de o yüzden Suriye halkının yaşadıkları böyle içime dokunuyor.

Belki de bu yüzden o mülteci kamplarıyla, onlara yapılan yardımlarla böyle gurur duyuyorum.

Ve belki de bu yüzden, aynı kaybı tekrar yaşamamak için aşık olduğum bu vatana uzanan hiçbir ele, hiçbir dile tahammül edemiyorum.

Prangalı ya da prangasız hiçbir vesayete de…

Siz de etmeyin

Özgürlük her şeyden kıymetli, değerini bilin...

© 2017 İstanbul Çerkes Derneği. Tüm Hakları Saklıdır.